Kilim Sanat Evi
Ruhiye Mine Kayra
Kategoriler
Arşiv:
Eylül 2008
Nisan 2008
Mart 2008
Yazışmalar/Writings
Orman
Cumartesi, Eylül 20 2008 - 01:25

                                                

Yapraklar sıra sıradır dal üzerinde. Her ağacınki farklı bir biçimde dizilse bile bütün ağaçlarda  yapraklar  alttakilere de güneşin gelmesine olanak verecek biçimde yönlenmişlerdir. Bazen bir çiçeğin saplarını, dağılmasın diye sıkıca bağlarsınız, dik dururlar ama artık iç düzenleri bozulmuştur.  İstedikleri gibi güneşe yönelemezler, alttakilerin önünü açamazlar ve bazen küsüp solarlar.

 

Televizyonlarda, gazetelerde  olayların kahramanları hep yetişkinler. Çocuklar ancak  çok dramatik olaylarda kurban olduklarında haberlerde yer alabiliyorlar.  Sanki ülkemizde milyonlarca çocuk yaşamıyor. Sanki onlar  on sene sonra trafik canavarı, terrorist, dayak atan, dayak yiyen, yalan söyleyen, sağlıksız yiyecekleri üreten, dolandırıcılık yapan, ormanları yakan, yıkılacak binaları yapan, çantanızı kapıp kaçan, ya da sınıfta cetvelle minik ellere vuran , bıçağını ufacık öfke sonucu karşısındaki insana batıran, ya da vaatleri boldan savurup seçilince sadece kendi ve kendi çevresini gözeten yetişkinler olmayacaklarmış gibi.

 

Biz onları çocukluklarında böyle yok sayarsak elbette bu saydıklarımızın hepsi olacaklar.  Çocuk gördüğünü yapar. Evinde, TV’de, okulda, yollarda ne görüyorsa büyüyünce  onları yapıp medyayı konusuz bırakmayacak.

 

“Yahu! siz deli misiniz?” diyemiyorum. Deli böyle şeyler yapmaz. Bunlar  başı boş, sevgisiz,  anlamsız, hedefsiz  büyütülmüş akıllı yetişkinlerin işleri. Medyanın işi köpeği ısıran insanı  sergilemekmiş. Allaha şükür onlardan bol bol var.  İnsanın köpeği ısırması neden haber olsun?  Bana ne! Kıl zevki varsa ısırsın köpeği de kediyi de fırçayı da.  Bir köpek insanı ısırmışsa telaşlanırım. Nerde, nasıl, buralarda olmasın, yakalanıp gözlem altına alınmış mı diye düşünürüm. Ama bence asıl haber  bir çocuğun köpekle ve diğer hayvanlarla  nasıl iletişim kurabildiğidir. İnsanların  birikimlerini paylaşğı örnek yaşam biçimleridir.  Çocukların beden gelişimlerini oyun ve sanatla geliştirdikleri etkinliklerin duyurulmasıdır.  Ormanların sadece ağaçların yanyana bulundukları bir toprak parçası değil, her türlü canlının ortak yaşam merkezi olduğunun tanıtılmasıdır. Bir ormanın yanması sadece ağaçların yanması değil, yanan bir evde bulunan insanların da yanması gibi, orada yaşayan her türlü canlının da öldüğü  çok acı bir  kayıptır..  Ormanı sadece ip asıp salıncak yapılacak bir dal veya mangal yeri görmek  ormanda hiçbir şey görmemek demektir.  Orman evimizde, yollarımızda,okulumuzda, işyerimizde olmayan her şeydir; Ağaçtır, böcektir, hayvandır, kuştur, tırtıldır, yapraktır, çiçektir, bilgidir, neşedir, oksijendir, yaşamdır.  Ormana sadece keşfe gidilir.  Güzellikler keşfedilir, ağaçlar tanınır, çiçeklere, böceklere hayran kalınır, kuşlar gözlemlenir, orman ağaçlarında hastalık, ormanda olmaması gereken maddeler varsa dönüşte gerekli yerlere haber verilir ki  bunlar ormana zarar vermesinler.

 

Haydi yetişkinler, biraz durup düşünün. Meditasyon mu yaparsınız, havuz başına mı oturursunuz ya da iki elinizi başınız arasına alıp mı oturursunuz bilemem.  Ama  titreyip kendimize gelmenin zamanı gelmiş geçmektedir.  Tüm çocuklara insan muamelesi yapmadıkça medya konusu insanlar yetiştirmekten kurtulamayız.  Gözünüzü açın ve etrafınıza dikkatle bakın. Bakın ki çocuklardaki cevheri görebilesiniz. Bakın!  Ne güzeller! Fırsat verin, sabırlı olun, ön yargılı olmayın göreceksiniz, duyacaksınız  size anlatacakları hayallerini ve yaratacakları güzellikleri. Gözlerinin içine bakın ve ellerini sıkın isimlerini söyleyerek. Selam verin onlara ve de saygı gösterin. Onlar bunu hakettiklerini ispatlayacaklar  kısa bir zaman sonra.  Sizlere güvendiklerinde  ortaya çıkacak bütün güzellikleri. Sizlerin  öğütücü  değirmenlerinizden kurtulduklarında sunacaklar size bütün yaratıcılıklarını, masumiyetlerini ve sevgilerini.

 

Anadil öğrenilmeye bebekken başlanır ve istense de yanlış cümle kurulamaz büyüyünce. İnsan yapısı da öyle. 0-5 en önemli yaş.  Bu yaşta alınanı değiştirmek çok zor. Anne-babanın  işi bu. Çok şey bilmeleri gerek. Öğrenin.  Sadece beslemek, süslemek yeterli değil. Birinci sınıf çok önemli. Orada çocuk büyük bir geçiş yaşıyor. Okuma yazmayı sevmeyi ve disiplini orada öğreniyor. Birinci sınıf öğretmenleri çok farklı bir eğitim ve değerlendirme içinde olmak zorundalar. Veliler  bunun farkında olursa her şekilde destekleyebilir öğretmeni.  Bunlar  zor işler değil. Bütün iş çocuk kimdir, nedir bunu bilmeye dayanıyor. Ormanı keşfeden çocuğunu da keşfedebilir.. Ya da doğayı keşfe çocuğunuzla beraber başlayın. Hem doğayı tanıyın hem de birbirinizi.

 

Tüm canlılara ve  çocuklara saygı duyulan bir dünyamız olsun istiyoruz.. Çocuklarımıza saygı : doğaya ve insana saygılı yetişkinlerle  dolu bir dünya  yaratabilir.  Bunu yapabiliriz.
Ruhiye Mine Kayra

 

.

Hediyemiz
Cumartesi, Nisan 26 2008 - 08:35

Kalbim kafesine sığmıyor

Mayalanmış hamur,

taşmaya hazırlanan reçel,

Lunaparka yaklaşan çocuk gibi

Fırlayıp erişmek

Kavuşmak

Yaşama geçmek istiyor

Kafesinin dışında

Bir yerde

Geniş, ferah

Herkesin gözü önünde

Ve herkesle beraber.

Kendi içinde oluşan enerjiyi saçmak istiyor dört bir yana.

Ulaşsın istiyor herkese bu enerji ve tutuştursun onları da içinden fırlayan bu kor parçaları.

Bunlar Amazonların, Artemisin, Nilufer Hatunların, Halide Ediplerin, Latife Hanımların Duygu Asena, Zeynep Oral, Ayşe Hanım, Emine Hanım, Serpil, Güler, Emellerin tutuşturduğu ateşlerin korları.

Bu korlar tutuşturdu binlerce yıl doğanın çocuklarını.

Alimler tüplerinin başında yaşamın gerçeğini çözmeye çalışırken

Onlar

Doğanın kucağında,

Ana-babanın yanıbaşında

Denediler

Doğayla beraber yaşamayı.

Onlar ; otların, keçilerin, koyunların

Günebakan çiçeklerin, toprağın dibindeki yumruların

Gökten yağan yağmurun, dalda öten kuşların

Dostuydu, hayranıydı, kuluydu, kölesiydi.

Sonra sırayla önce kölelik, sonra kulluk, hayranlık ve dostluk bitti.

Dostluk bitti, çıkar geldi gündeme.

Artık insanlar onlardan aldıkları sevgi, düşünce ve ilhamla değil onların canı pahasına aldıklarıyla yaşamlarını sürdürmek istediler.

Altın yumurtlayan tavuğu kesmişlerdi. Kaç yumurta olabilirdi ki tavuğun içinde!

Onlar da bitti.

Dünyadan başka yoktu altın yumurtlayan tavuk. Başka dünyalara yöneldiler.

Ne yakında ne uzaklarda bulabildiler aradıklarını ve döndüler kürkçü dükkanına.

Bu güzel dünyaya.

En güzel denizlerle çevrili, ırmakları, ormanları ve hepsi birbirinden çok farklı,

yaratıcı,

Ve hala yüreklerinde doğanın bitmez tükenmez sevgisiyle hergün yenilenen kır insanlarına.

Kağıt paralar uçuşuyordu

Milyonlarca insan çığlık çılığa yakalamak istiyordu onları kolları havada. O kollara tüfekler takıp gönderdiler yeni paralar getirecek savaşlara. Zaman geçti,

Katlar, yatlar, gemiler, adalar, insanlar alındı.

Daha çok para vardı

Ve güzel tüylü oturan boğa

“ Dur!” Dedi.

‘Para yenilmez!’

Durmadılar.

“Parayla aldıkların belli ve

Sen

Hepsini aldın, kendi yaşamın ve milyonlarca canın pahasına.”

Para hışırtısına programlananlar, din-para-siyaset üçlüsüne sırt dayayanlar duymadı.

Kendini de çevresini de güçsüzlendirdi., belendi toprağa, toz olup gitti...

Şimdi söz onların.

Onlar Doğanın çocukları.

Onlar Doğanın dostu

Onlar insanla doğayı bütünleyecek akımın öncüleri.

Su yoksa, elektrik yoksa, senin bütün beyazların, yatın, katın ne işe yarar?

Parayla satıp-aldığın vekiller kimi yönetecekler?

Halkın çamurlara belenmiş aç, susuz yaşarken

Koç ne zaman gözünü açıp da çocuklarımızın özgünlüklerinin okullarda nasıl ufalandığını görecek?

Hanım Sabancı, ne zaman halk oyunlarını desteklerken o oyunların, o giyimlerin hangi doğal olayın sonucu olduğunu anlayıp, dokumaya, nakışa, masala gönül verenleri bulup madalyayı onlara verecek?

Toplumuna küs dağ eşkiyasını vatan kurtaran aslana çeviren Atatürk’ü

Kara gecelere bürünük kadına yüzünü açtıran Latife Hanımı,

Şeytanın din-ticaret-siyaset yabasını topluma gösterip , onları aydınlatmaya çalışırken hışırtı meraklılarının bedenini öldürebildiği Uğur Mumcu’yu

Köylerde, şehirlerde törelerle savaşırken arkasında idari, toplumsal hiçbir destek bulamayan binlerce kor yürekli insanı

Bilmeden, anmadan, tanıtmadan geçen her saniyeye

“Dur!” demek gerek.

Doğa dediğin ne ki?

Doğa dediğin ana karnında çocuğu büyüten güç,

Doğa aldığın nefes, içtiğin su.

Doğa seni doğuran, seni doyuran

Doğa seni kendi yaratıcılığına ortak edip güzellikler ürettiren ve

Doğa seni bu ufacık yaratıcılık kırıntısıyla bile dünyanın en mutlu insanı haline getiren güç.

Bu güç her insanda var.

Dur ve sana verilen hediyeyi aç.

Bu hediye senin beyninde, gönlünde ve ellerinde.

Bu hediye senin kurtuluşun.

Bu hediye insanlığın kurtuluşu.

Haydi aç hediyeni

Ve paylaş

O hediyenin sana sunduklarını

Herkesle.

  1 Yorum
‘Usta- Çırak’ Öğrenim Biçiminde Nitelikli Suç - Kapkaç Gelişimi
Cumartesi, Nisan 26 2008 - 08:35

    Devlet ihalelerinde yolsuzluğa olanak sağlama, banka hortumlama, haketmeyen taraftara, yakına mevki ya da çıkar sağlayarak ayıplı hizmetler oluşmasına yol açan yüksek düzey yöneticilerden durumları açığa çıkanlardan bazıları ‘nitelikli”suç işleme nedeniyle suçlandı. Bu kişilerin Yüce Divandan, mahkemeden zaman aşımı nedeniyle kurtarılması toplumsal düşünceyi zedeledi. Onların Yüce Divan’a, mahkemeye gidişleri büyük harflerle gazetelerin baş sayfalarında yer alırken, ‘nitelikli suçlarından’ nasıl kaytardıkları ayni tantana ile duyurulmadı topluma. O suçları işleyenlerin cezalarını çekmediklerini toplum unuttu sandılar. Ustanın suçu unutuldu sanıldı ama çırak dersini almıştı. Eğitimi yeterli olmadığından o ‘ nitelikli’ suç işleyemedi. Onunki ‘adi suç’tu. Kapkaçcılık.

Yüksek mevkilerde bulunanlar onurlarını, kapkaçcılar hayatlarını tehlikeye attılar. Nitelikli suç işleyenler tüm toplumun yaşamını zora soktu; umutların yitirilmesine, insanın en yakınına bile güven duymamasına, meslek öğrenme, üretime yönelme yerine ter dökmeden paradan para kazanmak ya da korkutarak para kazanma yollarını seçmesine yol açtı. Çırak kapkaççı da tıpkı ‘nitelikliler’ gibi, başkalarının yaşamını hiçe sayarak, ‘niteliksiz’ sayılan bir yöntemle kendine çıkar sağladı.

Yasa suç işleyene gereken cezayı çekmesine ve zarar görenin durumuna göre bir para ödemesine karar verir. Nitelikli suç işleyenler yasamanın verdiği cezadan kurtuldukları gibi zarar verdikleri ülkemizin yaşama düzeni ve ruhsal yapısına karşı sorumluluklarından da kurtulduklarını sanmaktadırlar. Kurtulamazlar!

Kapkaç onların eseri. Öğünsünler, dövünsünler. Cezasız kalan nitelikli ya da adi suç bumerang, denilen, atan kişiye geri dönen açılı tahta parçası, gibi er geç suçu işleyene, ya da yakınlarına geri dönecektir. Ancak o dönüp vuracak diye bekleyeceğimize, bu suçların işlenmemesi için neler yapabileceğimizi düşünmeliyiz.. Yaptığımız her suç aşamalı ve bağlantılı olarak önce kendimize, sonra çevremize, ülkemize, dünyaya zarar vermektedir. Dünya madde olarak ekseni etrafında dönüyorsa da dünya üzerindeki yaşam onun üzerinde yaşayanların yanlışları ve doğruları ölçüsünde iyiye ya da kötüye gidiyor. Tek tek her birimizin eylemleri bu gidişin yönünü saptamada ayni oranda güce sahip.

Binlerce yıldır Usta-çırak ilişkisi pek çok güzelliklerin ileri zamanlara taşınmasına temel olmuşken şimdi Nitelikli suç-kapkaç öğretisinin süregitmesini nasıl önleriz şaşkınlığı içindeyiz. Nitelikli suç-kapkaç ilişkisi yalnız paramızı değil , nitelikli suç işleyenlerin rahatlığı ve cesareti ile canımızı da almaktan çekinmemektedir..

Bizlerden beklenen çocuk ve gençlerin örnek alacağı paylaşımcı davranışlar içinde olmak, çocuk ve gençlerin gelişimine yönelik her saygılı davranışı desteklemek, üretkenliğe yönelik her girişimi taçlamak, ve insanları kim olduklarına göre değil ne yaptıklarına göre değerlendirmektir. .

“ Gelin, hep bir olalım-İşin kolayın tutalım-Sevelim sevilelim-Bu dünya kimseye kalmaz.”.

R. Mine Kayra

www.kilimsanat.com

1.Nitelikli:TDK Türkçe sözlük-Bir şeye ayırt edici özellik veren, ‘bir şeye nitelik açısından üstünlük kazandıran’, kaliteli’. _işçi =usta işçi

Ben Ne Güzelim!
Cuma, Mart 28 2008 - 07:25

Dünyanın en güzel ülkelerinden birine sahibiz. Kanımız gen zengini. Gittiğimiz ülkelerde hemen kendimizi gösteriyoruz. Olumlu veya olumsuz çok yaratıcı fikirlere, bizi yerimizde durdutmayan delice bir kana sahibiz.

Dünyanın medeni sayılan insanları törpülenerek bir biçime gelmiş çakıltaşları gibiyken biz kendinden yontulu elmas gibiyiz. O yumuşatılmış çakıl taşlarının ne kadar “taş” oldukları , yumuşaklığın sadece yüzeyde kaldığı yapılan ateşli ve ekonomik savaşların vahşetinde ortaya çıkıyor. İnsanı insan yapan değerler değil de “taş’ı” “çakıl taşı” yapan değerler revaçta .

Süleymaniye camiinin yapımının ilerlemediğini gören İran Hükümdarı Padişaha bir dolu mücevher göndererek, “Böyle bir camiin yapımında bizim de tuzumuz bulunmasını kabul edin” demiş. Mücevherleri getiren elçinin yanında padişah ilgili kişiyi çağırıp,’ Bu mücevherleri de harca katın, İran Hükümdarının katkısıdır.” demiş. Sorun parasızlıktan caminin yapılamaması değil, kaygan bir zemine oturan caminin ilerde sorun çıkarmaması için temelde çözülmesi gereken teknik sorunlarmış. Mimar Sinan sorunu çözmüş ve cami o şekilde yapılmış ki , kazanılan esneklik payıyla yüzyıllara meydan okumuş. Japonlar gelip temel yapısını incelemiş ve bu özellikten yararlanarak depremden en az etkilenen binalar yapmayı başarmışlar. Eski halk sanatlarından da bugünün kumaş, moda,turizm sanayilerinde, eğitim alanlarında öğreneceğimiz çok şey var.

Derdimiz parıltımızın bilincinde olmak, bununla gurur duymak ve bunun ortaya çıkmasını sağlayacak yöntemlere yönelmek. Türkiyede diyelim on milyon kadının genlerinde ya da kafasında hala geleneksel birikim, yaratıcılık, yetenek ve gönüllerinde istek var. Bu yirmi milyon kadının, inanın , sadece yüz tanesi bu işe gönül koysa bu kadınlar neler yaratmaz. En başta kendileri bir şey yarattıkları için mutlu, para kazandıkları için daha rahat ve proje içersinde eğitim aldıkları için de çakıltaşı olmadan özgün üretici olabilecek , çocuklarına da ‘güzeli görebilme’ yeteneğini aşılayacaklardır. Yetenekli milyonlarca kadından yüz tanesine ulaşabilsek ve onların yaratıcılığını söndürmeden üretime yönlendirebilsek bir halk sanatı hareketi başlatabiliriz. Bu büyük bir örgüt işi. Ancak halk sanatı bir tümevarım hareketi. Bir noktada sağlıklı bir çalışma kısa zamanda diğer noktalara sıçrayarak bilinçli bir halk eğitimine dönüşebilir.

On ikiye beş var, küreselleşen dünyadaki halk sanatları için. Ancak, saat on ikiyi vursa da bu hareketi başlatmadan , insanlık yeniden halk sanatı üretmek gücünü her zaman göstermiştir.

Ruhiye Mine Kayra

KALBİM,KALBİM,GÜZEL KALBİM
Cuma, Mart 28 2008 - 07:19

Bu nasıl iştir! Yetmiş beş yıldır beraberiz ve ancak bir hafta önce  gördüm seni. Ürkek bir güvercin gibi çırpınıp duruyordun kapatıldığın kafeste.  Seni görmeye çırpınmalarının  sesini duyunca   karar vermiştim. İyi ki de görmek istemişim!

 

Bilmiyordum bu kadar  güzel olduğunu.  İçimde bu kadar güzel, bu kadar çalışkan seni taşıdığımı bilmiyordum. İnan! Çok sevdim seni. Kimse çalışmaz  böyle karşılıksız, sızlanmadan yıllarca. Canım benim. Bunca yıldır  sana   göstermeyi düşünemediğim, hakettiğin saygıyı  artık göstermem gerek. Bunu kat kat hakettin.

 

Sana sofralar hazırlayacağım  en sevdiğin yemeklerle ve en rahat biçimde oturup yavaş yavaş yiyeceğiz birlikte. Tabağıma az koyacağım yemeğimi ama çok beğensem bile tekrar almıyacağım.  İstersen iki saat sonra yiyebiliriz değil mi? Sigara migara da yok. Bazı ilaçlar var almam gereken . Midemi  düşünerek  onun güzel cildine zarar verebilecek olanları muhakkak tok karnına alacağım.  Giyimime dikkat ederek hasta olmamaya çalışacağım. Sonra iyileşeyim diye alınan ilaçlar hep sizlere zarar veriyor. En iyisi hasta olmadan  nasıl giyineceğine, ne yiyeceğine, nasıl hareket edeceğine karar verebilmek. Kimseye de kızmayacağım.  Sadece, sakin sakin çözümler düşünüp yazmaya çalışacağım.

 

Eskiler , ileri yaşlarda bile, yağ, bal yer  gene de  kanlarında yağ parçaları oluşup damar çeperlerini daraltmazmış.  Sen de üzülmezmişsin ben bu daracık damarlardan kanı nasıl geçireceğim diye.  Ya da tansiyonunu ve kollestrolunu yükseltip gevşetmezmiş damarlarını. Sonra işin yoksa çırpın nasıl atacağım diye. Her şeyi kendi zamanı ve o zamanın çevresel etkenleriyle  beraber düşünmek  lazım.  Demek o zamanlar yaşadıkları ortamın oksijeni daha bolmuş. Yaşam  biraz daha rahat, ve para sıkıntısı yokmuş bu kadar. Evlerde  daha yoğun bir sevgi dolaşımı olması, yemeklerin daha doğal biçimde üretilip uygun biçimde hazırlanması  kalplerin de daha rahat çalışmasına yol açıyordu herhalde.

 

Ben  biraz, yani oldukça geç de olsa seni  rahat ettirmeye çalışacağım. Acele etmiyeceğim, minübüs kaçtı diye peşinden koşmayacağım veya ağır soba kovalarını kaldırmaya kalkışmayacağım.

 

Güzelim, seni  çok geç tanıdım ve hemen kaybetmek istemiyorum.  Bundan sonra bu bedende senin borun ötecek. Çok yüksek üfleme e mi?

 

Mine Kayra   Mart  2007

5 kayıt toplam        



10101010101010101000000011000000100000001100000011111111100010001100000011110000101010101000000010101010110000001010101010000000
Ana SayfaÜrünlerimizÜrün ÖzellikleriE-mağaza/E-shopFotoğraflar/PhotosİletişimYazışmalar/WritingsENGLISH